Submitted by ayn be on 15. Temmuz 2008 - 10:50, Sal
Zeman zeman tevcîh olunan sualler bunlardır efendim, okuyasız...
Submitted by ayn be on 15. Temmuz 2008 - 10:21, Sal
Submitted by ayn be on 24. Haziran 2009 - 06:15, Çrş
Arz sırtımda, sema omuzlarımda, Atlas kim ki, Sarı Öküz ne ki, hepsinin yükünü ben taşıyorum.
Submitted by ayşegül genç on 12. Haziran 2009 - 09:35, Cum
Ön bahçe;
Bahçesinde ceviz ağacı olan kocaman bir evdin. Haylaz bir yağmur gibi ezip geçtiğimde menekşelerini ve asi bir rüzgâr gibi vurup çıktığımda kapını, yine de beni bekleyeceğini bilirdim.
Ekmeğin üstüne atılmış biraz kekik, parmak uçlarımı dokundurarak su içtiğim çeşme ve çamaşır sepetinden bir tuzakla avlamaya çalıştığım serçeler… Hepsi senin bahçenindi.
Düşüp yaralanacağım mazgalın yoktu, takılıp düşeceğim çıkıntıların, asılıp devireceğim fazlalıkların… Sade ve emniyetliydin tıpkı annemin kolları gibi…
En fazla perdelerini kapatırdın beni görmemek için, oysa kapın daima ardına kadar açık olurdu. Her ikindi vakti yeniden tazelerdin sevgini ve açardın sardunyalara dolanmış perdelerini…
Submitted by ayn be on 17. Nisan 2009 - 06:18, Cum
Ahir zaman fuleseyfleri ve allâmeleri tarafından temcit pilavı misillû tartışılan bahislerden biri Kur'ân-ı Kerîm'in okunması ve anlaşılması meselesi. Bazı gün "Arapça okunması" olur gündem, bazı gün "Türkçe okunmasın." Bazen biri çıkar çelişki (!) bulur, hemen bir diğeri "müfessir olmayan anlamaz" makamından cevâbı yapıştırır. Görülen o ki hem inananların, hem inanmayanların kafası karışık bu konuda. "Vergiden bahsediyor, niye ağlıyorsunuz?" tarizleri, "meal okumayalım itikadımız bozulur" sakınmalarına ekleniyor, kavga gürültü eksik olmuyor, yine de bir neticeye varılamıyor. Okumanın da, anlamanın da türlü türlü anlamı var, ceffelkalem bahsi halletmeye kalkmasak belki bir orta yol bulmak daha kolay olacak.
Submitted by ayn be on 19. Mart 2009 - 07:33, Per
Çocuklardan birkaçı okulun önündeki sunağın çevresinde birbirlerini itekleyerek koşup duruyorlardı. Bu saygısızlığı gören okulun babası elinde kocaman sopasıyla çocuklara doğru hışımlı adımlarla yürümeye başladı.
Submitted by ayn be on 27. Şubat 2009 - 07:49, Cum
Din Kültürü
Bütün toplumlarda kültürün inançla bağlantısı vardır, kültürü pek çok başka şeyle birlikte din de biçimlendirir. Bu yüzden kültür ve din çoğu zaman iç içe geçmiş durumdadır ve zaman zaman bir pratiğin dine mi yoksa kültüre mi ait olduğunu söylemek kolay olmayabilir. Böyle durumlarda bazı uygulamaların hem kültürle hem dinle ilgili olduğunu kabul etmek ve sözkonusu uygulamayı bir din kültürü unsuru saymak gerekmektedir. Soyut dini prensiplerin hayata geçirilmesi sırasında, somut bir din kültürü meydana gelir. İslam dini size temiz suyla abdest almanız gerektiğini söyler, ama suyu açık bir havuzdan mı alacağınızı, yoksa musluktan mı akıtacağınızı söylemez. Şadırvan dini bir fonksiyonun kültürel bir pratikle hayata geçirilmesini işaret eden bir unsurdur. Aynı şekilde sabah ezanının saba makamında okunması veya çarşaf yahut pardesü giyilmesi de kültürel uygulamalardır.
Submitted by ayn be on 26. Şubat 2009 - 11:23, Per
"müslüman kadın jipe biner mi" diye bir konu var ve bu tartışmada yine saded ıskalanıyor. kahrolsun ve yaşasın dışında bir şeye kafamız basmadığı için, bir meseleyi bir kaç açıdan düşünmeyi beceremediğimiz için "müslüman kadın jip kullanabiler mi kullanabilemez mi? 'kullanabileeeeer, saaanneee' diyosanız 2345'e 'zinhaaaaar' diyosanız 5432'ye sms atın" noktasında kilitleniyoruz.
Submitted by lalezar on 30. Aralık 2008 - 21:27, Sal
ÜNİTE:HAYVANLAR
KONU:GÜVERCİNLER
(hayatın tam orta yeri ne iç ne dış- şekillerden sonuçlara varmanın mümkün olmadığı renklerin, asılların ve gölgelerin karıştığı bir anı vaktin ne gece ne gündüz -)
Eyvah Necdet:
-Yabani güvercinleri bilir misin Züleyha?
Submitted by ayn be on 19. Kasım 2008 - 08:30, Çrş
- Mahmut Kara, Emin Çelik, Abdurrahman Çelik ve sair Oğuz beylerine, tekmil aksakallara Fatiha ile –
Selim bir zevkin kemâl anında karar bulmuş, huzur ve emniyet rayihası ile iliklerine kadar aydınlık, masal misali nakışlı, revnâklı çınarlar bahçesinde bir meclis; Orkun boyundan, Horasan’dan esip gelen, akıp gelen, yağıp gelen bir ruh, Domaniç yaylağında bağdaş kurup oturmuş. Gümüş çizgilerde irfan ve olgunluk dolu bir tebessüm…
Submitted by ayn be on 23. Eylül 2008 - 06:41, Sal
Ne işe yarar bu üniversite? Tıp fakülteleri sözkonusu olduğunda üç işe yaradığı söyleniyor: bilimsel araştırma yapmak, hekim yetiştirmek ve halka sağlık hizmeti sunmak. Bildiğim kadarıyla diğer fakültelerin halka doğrudan hizmet etmekle ilgili bir fonksiyonu yok. Bu durumda onların da ilk iki görevi yerine getiriyor olmaları gerek. Bunlara ilaveten aydın yetiştirmekten de bahsedilebilir.
Submitted by Serzeniş on 13. Eylül 2008 - 00:45, Cmt
Adem peygamberle Havva annemize kadar işi götürenler de var helbet.
Bu; binlerce yıllık çekişme, didişme, başta yenecek et bırakmama, iliğini kemiğini kurutma hastalığı. Alıp verilemeyen, hesabı görülemeyen, doluya koyup aldırılamayan, boşa koyup doldurulamayan kadim çatışma, insanlık tarihiyle başlar deniyor ki, ben şahit değilim. Başladığı gibi de tam gaz devam ediyor, işte buna şehadet ederim.
Medeniyetler kuruyor, devletler yıkıyor, savaşlar çıkarıyor, taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmıyor. En hafif haliyle felsefi geviş getirmelere konu oluyor ama erkek ile kadın, daha doğru bir ifadeyle karı ile koca (hadi bu da çok kaba oldu) eşler arasında alınıp verilemeyen şeyin ne olduğu bir türlü çözülemiyor.
Submitted by ayn be on 08. Eylül 2008 - 08:13, Pzt
Saat dörde geliyor. On altı dakika sonra iftarın üzerinden dört saat geçmiş olacak. Bu dört saatte ne yaptım?
Submitted by ayn be on 05. Ağustos 2008 - 12:37, Sal
-Allahümme ecirnâ min şerri banka-
Satılmışcan A bankasına X-cell faturasının kredi kartından otomatik ödenmesi için talimat veriyor. A bankası batıyor ve B bankasına satılıyor. Muhtemelen C bankası da satılıyor (tam hatırlamıyorum şimdi). Bu arada nasıl oluyorsa X-cell mevzularına C bankası tebelleş oluyor (olaylar gelişir).
Submitted by ayn be on 30. Temmuz 2008 - 10:13, Çrş
Çatık kaşlı, pos bıyıklı, kısa boylu, tıknaz yapılı, kalender yaradılışlı, hafif şehlâ gözlü bir kişi olduğu rivayet edilen Tateos Enkserciyan yahut Kemânî Tatyos Efendi, 1858 tarihinde Ortaköy’de doğmuş. Manok Ağa diye birinin oğluymuş. Musikiye merakı yüzünden çıraklık işlerini bırakıp dayısı Movses Papazyan’dan kanun, Kemânî Kör Sebuh’tan keman öğrenmiş, Andon ve Civan kardeşlerden, Asdik Ağa’dan ders almış. Romanya’da, İzmir’de ve Kuledibi’nde Pirinççi Gazinosu’nda icray-ı hüner eylemiş. Direklerarası’nda Mehmet Efendi’nin kıraathanesinde meşhur olmuş, sonra Fevziye Kıraathanesi’ne devamı sırasında şöhreti yayılmış. Muharrir Ahmed Rasim Bey ve Bestekâr Şevki Bey ile yakınlığı varmış. Rasim Bey, Fevziye Kıraathanesi zamanlarını şu satırlarla tasvir ediyor:
Submitted by ehlikeyf on 30. Temmuz 2008 - 09:47, Çrş
efendim bir konu bir konuk programına hoş geldiniz. genel istek üzerine yine üstâd-ı âzâm dandoldenyus hazretlerine misafir olduk. Kendisinin yüksek ilminden istifade etmek bahtiyarlığına ikinci kez erişmenin kıvancı ile derhal konuya giriyorum; Efendim vahdet nedir ehad nedir, bunlar arasındaki fark nedir? okuyucularımıza neler söyleyebilirsiniz.
-Evlâdım fakiyr çok şey söylerim de anlayan nerde? Dinleyen anlatandan arif gerek demişler. Sende o istidaddan eser göremiyorum. Hem okuyucu dediğin nedir? Fabrika amelesinin mesai takip kartı okuyucusu olur, kıraat ehlini kastediyorsunuz zahir. Eskiden öyleydi, mütecessis tebâ kıraat eder tenvir olurdu. Okuyucuymuş! Amerikada tahsil gördüğüm vakitler beyzbol nâm eğlencede pek mahirdim. Orda da atıcı tutucu gibi mevkiiler var idi. Onun gibi bi şey midir?
-Hakk-ı âliniz var efendim. Düzeltiyorum. Kaarileriniz tecessüs içinde. ne dersiniz?
Submitted by gülşenfüruz on 29. Temmuz 2008 - 13:17, Sal
Gönül aynamda yansıyan tutuşmuş mehlikâ sensin
Unuttuysan unut gitsin akılda dâimâ sensin
Sana benzettiğimdendir gözüm kalmış güzellerde
Beni kayıtsıza düşkün eden ey bîvefa sensin
Çekerler semtine boynumda zincirle o âfetler
Takan boynuma zincîri zülüfleri kara sensin
Çevirdin yüz, işim çok zor ya merhâmet ya merhem et
Acı bir kez bana bir bak ki derdime devâ sensin
Fuzûlî doğru yoldan git vefâ göster o hırsıza
Sabır göster dayan yolda Hızır’sın sen hümâ sensin
.---/.---/.---/.---
Farsça Divan’dan çeviri: Alim Yıldız
Submitted by ehlikeyf on 29. Temmuz 2008 - 11:07, Sal
Efendim "bir konu bir konuk" programInIn ilk bölümüne hoş geldiniz. konuğumuz ilmi meşhur, şöhreti malum, raviyânı ahbar nâkilan-ı âsâr şekergüftâr Dandoldenyus hazretleri; Uzun ikna çabalarımız neticesinde üstad bizleri tenvir etmeyi kabul lütfunu gösterdi. Bu nimetten azami istifade için hemen söze girmek istiyorum. Efendim bize izah eder misiniz? Maaş nedir, ücret nedir, incelikleri nelerdir?
-Evvela kelimât-ı takdiriyyenizden mütehassis oldum. Müteveccih gençler görmek daima mesrur eder fakiri. Nesl-i âhir kadirnaşinaslığı malumunuz. Neyse madem mevzumuz sabit, kelamımız da mevzu üzere olsun.
Submitted by ehlikeyf on 29. Temmuz 2008 - 10:39, Sal
Yazmak müşkül iştir. Sait faik usta misali “yazmasam delirecektim” çapında bir tahrir müptelası değilseniz işiniz zor. Kalemi okuldan kalma alışkanlıkla üç parmak üstünde basket topu gibi çevirme mahareti zihin açıcı değil el oyalayıcıdır. Klavyenin üzerine uzanmış tedirgin parmaklar daha vahimdir ki çaresizce oynatıp hangi tuşa basacağını bilemeden öyle durursunuz, ilham perisi ekran koruyucuda gizli imiş gibi boş ekrana bakar kalıverirsiniz.. Yazamayan yazar halleridir bunlar. Siz bilmezsiniz. Yazamadığı romanları, şiirleri düşünürken böyle ızdırap çeker.
Submitted by ayn be on 24. Temmuz 2008 - 09:58, Per
[kk]
lost_dream:
aşk nedir diye sorsam ey kaylule ahalisi ne dersiniz?
***
nevval:
cihanı "hiç" e satmaktır.
***
Rub'ul hâli:
Yaşam denen dramda rol almayı kabul etmektir.
***
AEE:
demir leblebidir :)
|
|
|
|